İki Gün, İki Şehir, İki Çocuk

16.04.2026
A+
A-
İki Gün, İki Şehir, İki Çocuk

Kahramanmaraş ve Şanlıurfa; dijital karanlık, erkeklik krizi ve ailenin bu tablo karşısındaki yeri üzerine

14 Nisan 2026 sabahı Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde 19 yaşındaki Ömer Ket, eski okuluna silahla girdi. Saldırıdan günler önce okulun sosyal medya hesabına şu yorumu bırakmıştı: “Hazır olun, birkaç gün sonra saldırı olacak, hazır olun kunduzlar.” Kimse ciddiye almadı. Aradan henüz yirmi sekiz saat geçmişti ki 15 Nisan’da Kahramanmaraş’ta 14 yaşındaki İsa Aras Mersinli, babasına ait silahları sırt çantasına koydu; Ayser Çalık Ortaokulu’nda dokuz insanın canını aldı. Soruşturma sürecinde ortaya çıkan bir ayrıntı, bu trajediyi bambaşka bir boyuta taşıdı: Mersinli’nin WhatsApp profil fotoğrafında, 2014 yılında Kaliforniya’da altı kişiyi öldürdükten sonra intihar eden Elliot Rodger vardı. Bu fotoğraf tesadüf değildi. Rodger, dijital dünyanın karanlık köşelerinde mitleştirilen, “aziz” mertebesine yükseltilen, şiddetin ikonuna dönüştürülen bir isimdir.

İki gün. İki şehir. İki genç erkek. Ve her ikisinin de ardında bıraktıkları soru, yönetim açıklamalarına, güvenlik tedbirlerine, yayın yasağı kararlarına sığmıyor: Bu çocuklar, evde, okulda, ekran başında ne öğreniyordu? Ve kim görüyordu bunu?

Dijital karanlık: C31K, yankı odaları ve şiddetin oyunlaştırılması

İsa Aras Mersinli’nin sadece WhatsApp’ta değil, Discord’da da aktif olduğu ve saldırıdan kısa süre önce manifesto niteliğinde bir metin paylaştığı soruşturma bulgularıyla ortaya çıktı. Saldırganın bağlantılı olduğu yapılar arasında Telegram’da örgütlenen “C31K” adlı grup da yer alıyor yüz bin üyeli, şiddeti kutsayan, okul saldırılarını bir “performans” olarak sunan, failleri kahramanlaştıran bir yapı. Bu gruplarda gerçekleştirilecek şiddet eylemlerine adeta ihale açıldığı, kurban sayısına ve eylemin ses getirecek boyutuna göre fiyat tarifesi oluşturulduğu tespit edilmiş durumda. Olayların ardından İçişleri Bakanlığı bu gruba bağlı 93 Telegram kanalını kapattı, 591 sosyal medya hesabı hakkında işlem başlattı. Ama kapatmak bir tedavi değil; kapatıldıkça başka isimle açılan, yeraltına inen bu yapılar, müdahalenin yalnızca yüzeyde kaldığını gösteriyor.

Ömer Ket’in “kunduzlar” dediği insanlar, kendi akranlarıydı. Bu kelime rastgele seçilmemiş; kurbanları insan dışılaştırmanın, öfkeyi meşrulaştırmanın, eylemi “zararlı bir şeyi temizlemek” olarak çerçevelemenin dilidir. Bu dil, dijital platformlarda, benzer öfkeli gençlerin oluşturduğu yankı odalarında, algoritmanın sürekli aynı içeriği beslediği karanlık köşelerde öğreniliyor. Okul ortamıyla kurduğu ilişkinin dışlanmışlık ve başarısızlık üzerinden şekillendiği bilinen Ömer Ket, suç kaydı olmayan, sessiz, görünmez bir gençti. Radikalleşmesi fiziksel dünyada değil, dijital içselliğinde gerçekleşmişti.

Erkeklik krizi ve ekranın sunduğu “çözüm”

Her iki fail de erkek. Bu yalnızca bir istatistik değil; araştırmaların onlarca yıldır işaret ettiği bir örüntüdür. Reddedilme, görülmeme, aidiyet kuramama — bu duygular her insan için ağırdır; ama bu toplumda erkek çocuk için bunları taşıyacak bir dil, bu dili öğretecek bir zemin büyük ölçüde yok. “Erkek ağlamaz”, “erkek sızlanmaz”, “senin gibi çocuk bunu kaldırır” bu söylemler, sağlıklı bir erkeklik kimliğinin inşasına zemin hazırlayabilir; dayanıklılık, sorumluluk, sebat… Bunlar erkeği erkek yapan değerler olarak aktarıldığında bir neslin omurgasını oluşturabilir. Ama aynı söylemler, duygusal dili tamamen kapattığında yani “güçlü ol” mesajı “hissetme” mesajına dönüştüğünde çocuk öfkesini, korkusunu, yalnızlığını adlandıracak kelimeler olmadan büyüyor. Adlandırılamayan duygu işlenemiyor; işlenemeyen duygu boşluk oluşturuyor. Boşalan yere başkası giriyor. Dijital dünya bu boşluğu görüyor ve doldurmuyor kışkırtıyor. İncel ideolojisi, “alfa erkek” figürleri, şiddeti güç olarak sunan içerikler; bunların hepsi tek bir mesajı farklı ambalajlarla iletiyor: Acı çekiyorsan, görülmüyorsan, reddedildiysen bu senin suçun değil, onların. Ve hesap sorulabilir. Bu mesajın 14 yaşında bir çocuğa ulaşmasının önünde fiziksel bir engel yok; telefonu, interneti ve geceleri yalnız kaldığı odası var yeterli. Türkiye’de bu ideolojinin izi artık yalnızca Batı haberlerinde değil, kendi şehirlerimizde görünüyor; 2024’te İstanbul’da incel jargonuyla örgütlenen ve iki genç kadını öldüren Semih Çelik vakası, bu tehdidin bu topraklara çoktan yerleştiğini göstermişti.

Buna bir de gündüz kuşağı programlarının ve dizilerin normalleştirdiği şiddet dilini eklemek gerekiyor. Yapılan araştırmalar, Türkiye’de yayınlanan dizilerin büyük çoğunluğunda şiddetin sistematik biçimde yer aldığını ve bu şiddetin önemli bölümünün “haklı gerekçeye” intikama, öfkeye bağlandığını ortaya koyuyor. Şiddet sorun olarak değil çözüm olarak sunulduğunda ve aynı mesaj aynı anda hem ekrandan hem sosyal medyadan hem de kapalı dijital gruplardan geldiğinde, bir çocuğun zihninde ne inşa edildiğini artık hayal etmek zorunda değiliz.

Aile: Gören, duyan, adını koyan

Bu noktada çok önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Aileden söz etmek, aileyi suçlamak değil. Aksine: Aile, bu tabloda hem en çok zorlanan hem de çözümün en güçlü adresi olan yerdir.

Bir zamanlar bir çocuğun anlam dünyası önce evde kurulurdu. Kim olduğunu, neyin doğru neyin yanlış olduğunu, öfkesiyle ne yapacağını bunları önce anne babasından, sonra mahallesinden, sonra okulundan öğrenirdi. Bu sıra önemliydi; çünkü bu sıra, aileye bir öncelik tanıyordu. Aile, çocuğun kimliğinin ilk mimarıydı.

Dijital dünya bu sırayı bozdu. Bugün bir çocuk sabah uyandığında, aile sofrasına oturmadan önce, okula gitmeden önce telefonu açıyor. Algoritma onu tanıyor; neyi uzun izlediğini, nerede duraksadığını, hangi içeriğe döndüğünü biliyor. Ve bu bilgiyle, çocuğa kimlik sunuyor: Sen böyle bir erkeksin. Öfken meşru. Senin gibi düşünenler burada.

Aile bu rekabeti çoğu zaman fark etmiyor bile. Çünkü rekabet görünmüyor çocuk evde, sofrada, aynı odada. Ama zihnen çoktan başka bir yerde. Dijital mecra, aile otoritesini devre dışı bırakmak için kapıya dayanmıyor; sessizce içeri giriyor, çocuğun gündemini ele geçiriyor ve aile konuşmaya başladığında zaten geç kalınmış oluyor. Ömer Ket tehdidini sosyal medyada açıkça yazdı; kimse görmedi. İsa Aras Mersinli manifestosunu Discord’da paylaştı; kimse bilmiyordu. Bu bilgisizlik ihmal değildi çoğu zaman bu bilgisizlik, aile ile çocuk arasına giren görünmez bir duvarın adıydı.

Peki, bu tehdit nereden geliyor? Yalnızca kötü niyetli insanlardan değil dijital platformların bizzat kendi yapısından. Bu platformlar, kullanıcıyı ekranda tutmak için tasarlanmış ve ekranda tutmanın en kestirme yolu öfke, korku ve aidiyet duygusunu kışkırtmaktır. Algoritma ahlaki bir değerlendirme yapmıyor; yalnızca şunu soruyor: Bu içerik kullanıcıyı daha uzun süre ekranda tutuyor mu? Öfke içeriği tutuyor. Nefret içeriği tutuyor. “Sen yalnız değilsin, onlar düşmanın” mesajı tutuyor. Dolayısıyla bu platformlar, ideolojik bir tercih yapmadan da sırf kâr mantığıyla işlerken de çocukları radikalleştiren bir ortam üretiyor. Bu, platformların bir yan etkisi değil; iş modelinin kaçınılmaz sonucudur.

Bu gerçek, dünyada ciddi bir düzenleme tartışmasını beraberinde getiriyor. Avrupa Birliği’nin Dijital Hizmetler Yasası, platformları zararlı içeriklerden sorumlu tutmaya; algoritmik öneri sistemlerini şeffaflaştırmaya; çocuklara yönelik içerik denetimini zorunlu kılmaya çalışıyor. İngiltere’nin Çevrimiçi Güvenlik Yasası, platformlara çocukları koruma yükümlülüğü getiriyor ve bu yükümlülüğü yerine getirmeyenlere ağır yaptırımlar öngörüyor. Türkiye’de ise bu alanda atılan adımlar henüz yüzeysel kalmaktadır olay sonrası yapılan grup kapatmaları ve hesap engellemeleri tepkisel müdahalelerdir; önleyici değil. Oysa ihtiyaç olan şey, platformların çocuklara yönelik algoritmik öneri sistemlerini köklü biçimde düzenleyecek, şiddet içeriğini yalnızca kaldırmakla kalmayıp öneren mekanizmayı da sorumlu tutacak bir yasal çerçevedir. Kapatmak bir çözüm değildir; aynı içerik başka bir isimle, başka bir platformda sabah açılmaya devam eder.

Dijital platformlar ve devlet bu sorumluluğu taşımalıdır. Ancak yalnızca devletin düzenleyeceği şey, aile ile çocuk arasındaki mesafeyi kapatmaz.

Dünya genelinde yapılan araştırmalar şunu net olarak ortaya koyuyor: Aile içindeki sıcaklık, ebeveyn-çocuk arasındaki açık iletişim ve çocuğun hayatına gerçek ilgi bunlar okul şiddetine karşı en güçlü koruyucu faktörler arasında. Güvenlik kamerası bir çocuğun iç dünyasını okuyamaz. Bir öğretmen günde birkaç saat görebilir. Ama bir anne, bir baba doğru koşullar sağlandığında çocuğunun gözünün ışığının ne zaman söndüğünü hissedebilir.

Devlet algoritmaları denetleyebilir, yaptırım uygulayabilir, emniyet grupları kapatabilir. Bunların hepsi gereklidir. Ama şunu da biliyoruz: Bu ideolojiler ve bu karanlık yapılar, içine gireni yavaşça dönüştürüyor birdenbire değil, her gün biraz daha. Ve bu dönüşümü en erken görebilecek olanlar, o çocukla aynı evi paylaşanlardır.

Bunun için önce dili öğrenmek gerekiyor. “Incel”, “blackpill”, “C31K”,… Bu kelimeleri tanımıyorsanız, çocuğunuzun hangi kapıdan girdiğini göremiyorsunuz demektir. Sonra merakla yaklaşmak gerekiyor sorgulamak için değil, anlamak için. “Bu kanalı neden takip ediyorsun?” sorusu bir suçlama değil, gerçek bir ilgi olarak sorulduğunda kapılar açılıyor. Ve belki de en zoru: alternatif bir anlam sunmak. O platformlar çocuğa reddedilmenin, yalnızlığın, görülmemenin bir adını veriyor ve bu adın yanına öfke koyuyor. Ailenin sunabileceği şey ise o duygunun gerçek olduğunu, ama cevabının farklı olabileceğini göstermektir.

Erkek çocuklarla duygular hakkında konuşmak mümkün. Sofrada telefonsuz zaman mümkün. “Nasılsın?” sorusunu soruyup beklediğinde ne olduğuna bakmak mümkün. Gece telefon ekranının ışığının ne zaman söndüğünü fark etmek mümkün. Bunların hiçbiri uzmanlık gerektirmiyor; yakın olmak gerekiyor. Yakın olmak ise fiziksel değil, duygusaldır.

Son değil, başlangıç

Kahramanmaraş ve Şanlıurfa’da hayatını kaybedenler için duyduğumuz acı, bu satırların her birinde. Yaralıların bir an önce iyileşmesini diliyoruz.

Ama bu acının bir şeye dönüşmesini istiyorsak önleme sorusunu sormamız gerekiyor. Bu sorunun cevabı yalnızca güvenlik kameralarında, metal dedektörlerde ya da Telegram gruplarının kapatılmasında değil; bir babanın oğlunun dijital dünyasına gerçek bir merakla eğilmesinde, bir annenin çocuğunun gözünün ışığının ne zaman söndüğünü fark etmesinde, bir ailenin ekranın sunduğu anlam dünyasına karşı kendi anlam dünyasını koyabilmesinde yatıyor.

Bu karanlık platformlar yalnızlıktan besleniyor. Yalnızlığın panzehiri ise yanında olan bir aile.

Yazar: Sosyal Hizmet Uzmanı Melih Demirci

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.