Stonewall Provokasyonunun Anatomisi ve Türkiye’de Sahnelenmek istenen LGBT Senaryosu

Günümüzde aile kurumunu, milli bağlarımızı ve özellikle geleceğimizin teminatı olan çocuklarımızı hedef alan en büyük küresel tehditlerin başında LGBT propaganda ve dayatması ile bunu besleyen uluslararası fonlu lobiler ve örgütlü yapılar gelmektedir. Bugün karşı karşıya olduğumuz tehdit, yalnızca dış kaynaklı bir propaganda olmaktan çıkmış; şehirlerimizin sokaklarına, mahallelerimize, dernek kisvesi altındaki odaklara, üniversitelerimizdeki kulüplere ve çeşitli örgütlenmeler üzerinden doğrudan ailelerin ve çocukların gündelik hayatına nüfuz eden bir boyut kazanmıştır. Devletimizin kararlılıkla yürüttüğü “Ailem Güvende” operasyonları, dernekler, işletmeler ve dijital mecralar üzerinden faaliyet gösteren örgütlü yapıların karanlık bağlantılarını açığa çıkarmıştır. Fuhşa aracılık, müstehcen içeriklerin yayılması, çocukların bu içeriklere maruz bırakılması ve yurt dışı finansman bağlantıları, soruşturmaların çok yönlü yapısını ortaya koymaktadır. Bu operasyonlar sonrasında şebekelerin ve destekçilerinin sokak hareketlerini kışkırtma çabaları, tarihteki benzer tehlikeli örnekleri akıllara getirmektedir. Özellikle Amerika’daki Stonewall Inn olaylarının bir sapkınlık yuvasına ve reşit olmayan savunmasız gençlerin de bulunduğu, suç ve sömürüyle anılan bir mekâna düzenlenen polis operasyonuyla nasıl küresel bir sokak hareketine ve sözde “onur yürüyüşüne” dönüştürüldüğü, bugün Türkiye’de atılması gereken adımların ve uyanık olunması gereken stratejik tehlikenin boyutunu açıkça gözler önüne sermektedir.
Tarihsel kayıtlar ve 1969 Stonewall olaylarına ilişkin çalışmalar, bugün çoğu zaman masum bir “özgürlük mücadelesi” olarak sunulan sürecin arka planında çok daha karanlık bir tablo bulunduğunu göstermektedir. Stonewall Inn, dönemin New York’unda eşcinsel çevrelerin önemli buluşma noktalarından biri olmakla birlikte mafya tarafından işletilen ve yasa dışı faaliyetlerle anılan bir bar olarak bilinmektedir. Amerikalı gazeteci Karen Ocamb, 2009 yılında yayımlanan Stonewall Remembered (Stonewall’u Hatırlamak) başlıklı çalışmasında dönemin tanıklıklarına yer vererek mekanın müdavimleri arasında 18 yaşından küçük gençlerin bulunduğunu belgelemiştir. Stonewall olaylarının katılımcılarından Jim Fouratt da mekanı “gerçek bir batakhane” olarak nitelendirmiştir. Stonewall üzerine temel tarih çalışmalarından birini kaleme alan Amerikalı tarihçi ve akademisyen Martin Duberman da Stonewall adlı eserinde, dönemin eşcinsel hakları aktivistlerinden Craig Rodwell’ın bu mekanı reşit olmayan erkek çocuklarına cinsel ilgi duyan yetişkinlerin uğradığı bir “sığınak” olarak gördüğünü aktarmaktadır. Duberman, Stonewall Inn’in çevresinde ve müdavimleri arasında evsiz kalan, ailesiyle sorun yaşayıp sokağa düşen reşit olmayan gençlerin (özellikle kaçak ya da kimsesiz çocukların) bulunduğunu, 16 ve 17 yaşındaki bu savunmasız gençlerin söz konusu ortama sığındığını ve mekân çevresinde fuhşa yönlendirildiğini detaylarıyla ortaya koymaktadır.
Stonewall barının bu tartışmalı, çocuk istismarına ve suça bulaşmış ortam içinde faaliyet gösterirken, 28 Haziran 1969 gecesi New York polisi bara operasyon düzenlemiştir. Baskının belgelenmiş hukuki gerekçeleri arasında yasa dışı alkol satışı ve ruhsatsız işletmecilik yer alırken, mekânda reşit olmayan evsiz gençlerin cinsel sömürüye ve istismara maruz bırakıldığına ilişkin tanıklıklar, Stonewall Inn’in gerçek yüzünü gözler önüne seriyordu. Yapılan operasyonun ardından barın dışında toplanan LGBT destekçisi kalabalık kısa sürede provokatif sokak çatışmalarına dönüştü. Olaylar yalnızca o geceyle kalmayıp sonraki yıllarda örgütlü birer propaganda aracına çevrildi ve 28 Haziran 1970’te ilk sözde “Onur Yürüyüşü” düzenlendi. Yeraltı dünyasının ve istismarın merkezindeki bir bataklığa düzenlenen operasyonun protesto edilmesi, bugün küresel LGBT hareketinin kuruluş anlatısının temel referanslarından biri haline gelmiştir.
Bugün Türkiye’de “Ailem Güvende” soruşturmaları ve operasyonlarının ardından ortaya çıkan protesto ve karşı mobilizasyon girişimleri, Stonewall sonrasında oluşan tarihsel anlatıyla benzerlikler taşımaktadır. Bu yapıların çocukları ve gençleri hedef alan faaliyetlerinin en belirgin etkileri, cinsel kimlik algısının tahrip edilmesi, aile bağlarının zayıflatılması ve toplumsal değerlerin aşındırılması üzerinden ortaya çıkmaktadır. Devletimizin “Ailem Güvende” operasyonlarıyla mücadele ettiği bu yasa dışı yapılanmalar, aile kurumunu doğrudan hedef alan faaliyetleriyle toplumsal dokuyu aşındırmakta ve gençleri örgütlü etki alanlarına açık hale getirmektedir. Operasyonların ardından LGBT dernekleri ve marjinal gruplar tarafından başlatılan karşı protestolar, adliye önlerindeki provokatif eylemler, Amerika’daki Stonewall sonrasında görülen mobilizasyon ve anlatı üretme biçimiyle dikkat çekici bir benzerlik ortaya koymaktadır.
Operasyonların ardından ortaya çıkan tablo, birbirinden bağımsız ve tesadüfi görünen tepkilerin toplamından daha fazlasına işaret ediyor. Açık kaynaklarda görülen fon ilişkileri, ortak projeler, tekrar eden kurumsal ortaklıklar, eşzamanlı açıklamalar ve uluslararası savunuculuk kanalları birlikte okunduğunda karşımıza yüksek koordinasyon kapasitesine sahip çok katmanlı bir yapı çıkıyor. Aynı aktörlerin finansman, saha faaliyeti, söylem üretimi ve uluslararasılaştırma aşamalarında yeniden karşımıza çıkması; reaksiyonun dağınık değil, işlevsel olarak birbirini tamamlayan bir mimari içerisinde üretildiğini gösteriyor.
Aileyi ve ahlaklı nesilleri savunmayı suç olarak görenlerin, çocukların cinsel istismarını, fuhşu, uyuşturucuyu suç olarak görmemeleri bu yapının gerçek yüzünü göstermektedir.

Açık kaynak verileri koordinasyonun bütün karar ve temas zincirini görünür kılmasa da; aktörler arasındaki süreklilik, ortak hareket kabiliyeti, söylem benzerliği ve bir hadisenin olağanüstü hızla yerelden uluslararası alana taşınabilmesi, güçlü bir koordinasyon kapasitesine işaret ediyor. Buna karşılık aktörler arasındaki süreklilik, ortak hareket kabiliyeti, söylem benzerliği ve bir hadisenin olağanüstü hızla yerelden uluslararası alana taşınabilmesi, güçlü bir koordinasyon mekanizmasının varlığına işaret ediyor. Asıl üzerinde durulması gereken de budur. Bir adli süreç başladığında hangi aktörlerin hangi sırayla devreye girdiği, aynı söylemin hangi kanallardan çoğaltıldığı ve yerel bir meselenin hangi ağlar üzerinden uluslararası baskı başlığına dönüştürüldüğü dikkatle incelenmelidir.
Tam da bu noktada ayrımı açık biçimde ortaya koymak zorundayız. Hukukun konusu insanların özel hayatları ya da şahsi tercihleri değil; suç teşkil eden fiiller, çocukları hedef alan faaliyetler, örgütlü yapılar ve şüpheli finansman ilişkileridir. Bazı yapılar soruşturma konusu olduklarında bireyleri öne sürerek kendi kurumsal faaliyetlerini görünmez kılmaya, hukuki denetimi bir kimlik tartışmasına dönüştürmeye çalışmaktadır. Böylece bireylerin arkasına saklanarak faaliyetlerini sürdürmekte, aynı zamanda o bireyleri örgütsel mücadelenin bir kalkanı hâline getirmektedirler. Biz ise insanı ideolojiden, bireyi örgütten, özel hayatı kamusal ve hukuki sorumluluktan ayıran bir çizgiyi savunuyoruz. Bu ayrımın korunması, hem hukuki meşruiyetin hem de toplumsal huzurun temel şartıdır.
Bu sebeple mücadeleyi iki kanatlı yürütmek zorundayız. Bir taraftan çocukları hedef alan propaganda ve istismar faaliyetleri, suç şüphesi taşıyan örgütlü yapılar ve dış finansman ilişkileri hukuk içinde kararlılıkla soruşturulmalı; diğer taraftan kimlik, aidiyet ve aile bağları konusunda zorlanan gençlere elimizi uzatmalıyız. Aileyi, eğitimi, psikososyal desteği ve sahici insan ilişkilerini güçlendirerek hiçbir gencimizi örgütlü ideolojik yapıların etki alanına terk etmemeliyiz. Maksadımız insanı kazanmak, çocuklarımızı korumak ve aileyi bu gençler için yeniden güvenli liman hâline getirmektir.
Bu yasa dışı yapılanmalara ve sokak provokasyonlarına karşı kararlı ve etkili tedbirler alınmadığı takdirde, yürütülen adli soruşturmaların dış destekli aktörler tarafından bir “hak mücadelesi” söylemi üzerinden toplumsal gerilimi artıracak kitlesel hareketlere dönüştürülmesi riski bulunmaktadır. Gelişen olayları ve yaklaşan tehdidi, bize öğretilen ve dayatılan düşünce kalıplarının dışına çıkarak, açık kaynak verileri, belgelenmiş ilişkiler ve tarihsel gelişim seyri üzerinden, gerçeklerin tam merkezinden ele alıyoruz. İstanbul Aile Vakfı olarak, geleceğimizin teminatı olan çocuklarımızı ve aile kurumunu korumaya yönelik devletimizin ortaya koyduğu kararlı iradenin yanında olduğumuzu açıkça ifade ediyoruz. Milletimizin istikbalini hedef alan bu sosyo-kültürel teröre karşı “Yedi Düvele Karşı Ailem Güvende” şiarıyla hukuki, toplumsal ve kültürel mücadelemizi kararlılıkla sürdüreceğiz.
Stonewall sonrası bu örgütlü yapı karşısında geri adım atanlar tüm dünyayı küresel cinsiyetsizleştirme akımları karşısında savunmasız bırakmıştır. Bu tsunami batı toplumlarını darmadağın ederek kapımıza dayandı. Devletimizin “Ailem Güvende” operasyonlarını kararlı bir şekilde tüm varlığımızla desteklemenin önemi buradan gelmektedir. Bu bakımdan her anne baba bu konuda müteyakkız olmalı ve var gücüyle bu tehlikeye karşı evlatlarını korumalıdır.



