Cinsel Kimlik İnşasında Baba Figürünün Belirleyici Rolü

17.02.2026
A+
A-
Cinsel Kimlik İnşasında Baba Figürünün Belirleyici Rolü

Babanın duygusal yokluğu çocukta cinsel kimlik gelişimini etkiliyor. Bilimsel araştırmalar, pasif baba ve baskın anne figürünün, çocuklarda cinsel kimlik gelişimini doğrudan etkilediğini ortaya koyuyor.

İnsanın kimlik gelişimi yalnızca biyolojik bir süreç değildir. Bu gelişim, çocuğun ebeveyniyle kurduğu bağın niteliğiyle şekillenir. Çocuk, dünyayı ancak ebeveynini “güvenli bir merkez” olarak algıladığında keşfedebilir. Bu güven bağı zayıfladığında ya da ebeveyn rolleri belirsizleştiğinde, çocuk kimlik arayışında dış etkilere açık hale gelir. 

Modern çağda aile, yalnızca bir barınak değil; çocuğun cinsiyet kimliğini, aidiyet duygusunu ve dünyadaki yerini öğrendiği ilk anlam merkezidir. Buna rağmen bugün birçok evde fiziksel kalabalık varken duygusal bir yalnızlık hâkimdir. Ebeveyn rollerinin silikleşmesi, çocukları “kimin kim olduğu” ve “nasıl bir yetişkin olunacağı” sorularıyla baş başa bırakır. Dijital çağın ideolojik yönlendirmeleri en çok bu aile içi boşluklardan sızar. Bu boşluğun merkezindeki kritik unsurlardan biri ise babadır; çünkü babanın rehberliği, çocuğun kimlik gelişiminde yön, sınır ve anlam kazandığı temel hattı oluşturur.

Babanın Yokluğunda Yaşanan Kimlik Krizi

Sağlıklı bir kimlik inşası, çocuğun kendi cinsinden ebeveyniyle kurduğu “aynalama” ilişkisine dayanır. Psikanalizin kurucusu Sigmund Freud, Leonardo da Vinci and a Memory of His Childhood (Leonardo da Vinci ve Bir Çocukluk Anısı) eserinde sağlıklı bir kimlik inşası için çocuğun aynı cinsten ebeveyniyle güçlü bir bağ kurmasının esas olduğunu belirtir. Freud’a göre baba, çocuğun erkeklik modelini içselleştirmesini sağlayan ilk otoritedir; babanın “ulaşılamaz” veya “yok” olduğu durumlarda çocuk bu modeli sentezleyemez. Bu durum literatürde, babadan alınamayan erkeksi onayın ve sevginin yetişkinlikte hemcinsleri üzerinden aranması süreci olarak tanımlanır. 

Bu yaklaşım, modern psikoloji alanında Psikoterapist Joseph Nicolosi tarafından daha da geliştirilmiştir. Nicolosi, babayı çocuğu annenin dişil dünyasından çıkararak erkekler dünyasına geçişini sağlayan bir “köprü” olarak tanımlar. İşte bu noktada, söz konusu kuramsal tespitlerin gelişimsel sonuçlarını somut verilerle ortaya koyan çalışmalar da dikkat çeker.

ABD’li Psikiyatrist Richard Green’in Sissy Boy Syndrome the Development of Homosexuality” (Sissy Boy Sendromu: Eşcinselliğin Gelişimi) başlığıyla yürüttüğü ve 15 yıl süren kapsamlı araştırması bu açıdan çarpıcıdır. Green, çocukluk döneminde feminen davranışlar sergileyen, erkeksi oyunlardan kaçınan erkek çocuklarını yetişkinliklerine kadar takip etmiştir. Sissy Boy olarak adlandırılan ve feminen davranışlar sergileyen bu çocukların aile ilişkileri incelendiğinde çocukların yaklaşık %40’ının, hayatlarının ilk 5 yılında babanın boşanma veya ayrılık gibi nedenlerle evden gitmiş olduğunu saptamıştır. Bu yaş aralığı, psikolojide çocuğun babayla özdeşim kurmaya başladığı en hassas dönemdir.

Green’in araştırma bulgularına göre, çocuklukta “sissy” (feminen) olarak tanımlanan ve bu nedenle kliniğe getirilen erkek çocukların yaklaşık %75’i yetişkinlikte eşcinsel ya da biseksüel yönelim göstermiştir. Babanın eksikliği, çocuğun annenin dünyasına (dişil dünyaya) daha fazla çekilmesine ve orada kalmasına neden olmuştur. Buna karşılık, geleneksel maskülen davranışlar sergileyen kontrol grubundaki çocukların neredeyse tamamı yetişkinlikte heteroseksüel bir yönelim geliştirmiştir. 

Bu bulgular, babanın duygusal olarak yeterince “varlık gösteremediği” ve çocuğun kendi cinsine aitlik duygusunu geliştirmekte zorlandığı koşullarda, feminen davranış kalıplarının daha belirgin hâle gelebildiğine işaret ediyor. Green’e göre çocuk, babadan alamadığı onay ve aidiyet duygusunu farklı yönelimler ve roller üzerinden telafi etmeye çalışabilmektedir. Elbette bu durum her çocuğun mutlaka eşcinsel olacağı anlamına gelmiyor; ancak babanın varlığı ve ilgisinin süreci önemli ölçüde etkileyebildiğini, buna karşılık yokluğunun belirgin bir risk oluşturabildiğini ortaya koyuyor.

Duygusal Olarak Ulaşılamayan Baba

Bir baba, ailesine sağladığı maddi imkanların yanı sıra, çocuğun dünyasındaki en önemli güven ve sevgi kaynaklarından biridir... Psikanalist James M. Herzog’un Literatüre kazandırdığı ve kitabını da yazdığı ‘Baba Açlığı‘ (Father Hunger) kavramıyla şu gerçeğe dikkat çeker; Bir babanın evde fiziksel olarak var olması, çocuk için yeterli bir duygusal besin değildir. Eğer baba; sert, donuk, sessiz veya duygusal olarak mesafeli ise çocukta ‘kronik bir yoksunluk’ hissi oluşur. 

Bu yoksunluk, özellikle erkek çocuklarda ‘kendi cinsine ait olma’ ve babası tarafından onaylanma ihtiyacının boşlukta kalmasına neden olur. Herzog’un kitabında da yer verdiği vaka incelemeleri, bu durumun sarsıcı bir sebep-sonuç ilişkisini ortaya koyar: Çocuklukta babadan alınamayan o ‘erkeksi onay’, yetişkinlik döneminde bir kimlik arayışına dönüşebilir. Fert, çocukken babasında bulamadığı o güveni ve kabulü, diğer erkek figürlerinde aramaya başlar. Bu durum, aslında bir cinsel yönelimden ziyade, kişinin çocuklukta hiç sahip olamadığı ‘ideal babayı’ başka bir erkekte bulma ve o eksik kalan erkeksi güçle bütünleşme çabasıdır.

Çocuk, babasının ruhuna dokunamadığında ve ondan ihtiyaç duyduğu fıtri kabulü alamadığında, bu boşluk zamanla babaya karşı geliştirilen bir savunma mekanizmasına dönüşür. Elizabeth Moberly’nin Homosexuality: A New Christian Ethic (Eşcinsellik: Yeni Bir Hristiyan Etiği) eserinde “Defansif Ayrılma” (savunmacı kopuş) olarak tanımladığı bu süreçte çocuk, yaşadığı hayal kırıklığının acısından kaçınmak için babasından ve dolayısıyla kendi kimlik rotasından duygusal olarak kopar. Moberly ve Psikoterapist Joseph Nicolosi’ye göre yetişkinlikte ortaya çıkan eşcinsel yönelim, aslında cinsel bir arzudan ziyade, çocuklukta baba ile tamamlanamamış bu “duygusal bütünleşmeyi” ve fıtri aidiyet arayışını onarma gayretidir.

Baskın Anne ve Pasif Baba Kıskacında Kaybolan Çocuk

Bu duygusal yoksunluğun aile içindeki yapısal karşılığı, klinik gözlemlerde belirli bir ebeveyn örüntüsüyle karşımıza çıkıyor.  Psikiyatrist Lawrence J. Hatterer, 600’den fazla vaka üzerinde yaptığı ve Changing Homosexuality in the Male (Erkekte Eşcinselliği Değiştirmek / Dönüştürmek) başlığıyla sunduğu devasa çalışmasında, cinsel kimlik krizinin genellikle “baskın bir anne” ve “silik, etkisiz veya reddedici bir baba” dinamiğinde filizlendiğini saptar.

Cinsiyet kimliği inşasında mesele sadece babanın kişisel tutumu değil, anne ve babanın birbirine karşı konumlanışıdır. Hatterer, 600’den fazla vaka üzerinde yaptığı çalışmasında, eşcinsel eğilimin geliştiği ailelerde sarsılmaz bir “ebeveyn üçgeni” saptar. Bu tabloda anne; “aşırı korumacı, yutucu ve babayı çocuktan uzaklaştıran” bir figür olarak öne çıkarken baba ise “eşinin otoritesi altında ezilmiş, silik veya aile içi meselelerden elini çekmiş” bir portre çizer. Hatterer’a göre bu dinamik, erkek çocuğun babasıyla özdeşim kurmasını imkansızlaştırır; çünkü çocuk, zayıf gördüğü baba figürü yerine, evin mutlak hakimi olan annenin dünyasına sığınmayı daha güvenli bulur. Birçok vakada, babadan duygusal tatmin alamayan annenin çocuğuna aşırı bağlanması ve onu kontrol etmeye çalışması söz konusudur. Anne, farkında olmadan çocuğu babadan ve dış dünyadaki erkeksilikten uzaklaştırarak kendi “güvenli” ama kısıtlayıcı alanında tutabilir.

Bu noktada, Doç. Dr. Sibel Ezgin Ağıllı’nın “Babalık Deneyimlerini Şekillendirmede Annelerin Rolü” başlıklı araştırma makalesi, güncel bir risk faktörüne dikkat çekiyor. Ağıllı’nın anneler üzerine yaptığı çalışma, literatürde “anne bekçiliği” (gatekeeping) olarak adlandırılan tutumun baba–çocuk ilişkisi üzerinde belirleyici bir rol oynadığını ortaya koyuyor.

Araştırmaya göre, anne, babayı yetersiz görür ya da onun çocukla bağ kurmasını doğrudan veya dolaylı biçimde engellerse, baba aile sistemi içinde giderek dışarı itiliyor. Bu durumda özellikle erkek çocuk, kendi doğasında bulunan güçlü erkek figürüyle bağ kurma imkaânından mahrum kalıyor. Bu kopukluk, çocuğun kimliğine ait rolleri sağlıklı biçimde içselleştirememesine ve gelişim sürecinde bir tür “kimlik boşluğu” yaşamasına yol açıyor.

Zorbalığın “Kurbanı” Seçilen Çocuklar

Psikiyatrist Hatterer’e göre, bir erkek çocuğun akranları arasındaki konumu, evde babasıyla kurduğu bağın doğrudan bir yansımasıdır. Eğer baba; çocuğun 3-5 yaş arasındaki “erkekliğe geçiş” evresinde duygusal olarak ulaşılamaz, soğuk, mesafeli ya da zayıf bir figürse, çocuk kendi cinsiyetinin gerektirdiği temel “erkeksi özgüveni” kazanamıyor. Babasından bu onayı alamayan çocuk, dış dünyadaki diğer erkek çocukların rekabetçi, sert ve fiziksel temas içeren oyunlarını “korkutucu ve yabancı” bulmaya başlıyor. Kendini bu ortamlardan çekerek daha güvenli gördüğü “dişil” alanlara veya annesinin koruyucu kanatları altına sığınıyor.

Çocuğun geri çekilmesi, akran grubu tarafından hemen fark ediliyor. Çocuk “farklı” olduğu gerekçesiyle alay edilen, dışlanan veya zorbalığa uğrayan bir “kurban” rolüne sürükleniyor. Bu durum çocukta derin bir “sosyal yabancılaşma” yaratıyor.: Erkekler dünyası artık onun için hem hayranlık duyulan hem de hiçbir zaman kabul edilmeyeceği, korkutucu bir “yasaklı bölge” haline geliyor. Hatterer, yetişkinlikteki eşcinsel yönelimin tam da bu noktada bir “onarım çabası” olarak ortaya çıktığını vurguluyor. Çocukken hem babası hem de arkadaşları tarafından “erkekler kulübünden” reddedilen fert, yetişkinlikte bir başka erkeğin maskülenliğine tutunarak o dünyaya yeniden girmeye çalışıyor. Özetle bu yönelim, geçmişte yarım kalan “erkekliğe kabul edilme” sınavını başka bir erkek üzerinden tamamlama ve kendi içindeki eksik erkeklik hissini onarma çabasından kaynaklanıyor.

Klinik mülakatlarında, eşcinsel yönelim gösteren vakaların %90’ından fazlası çocukluk döneminde diğer erkek çocuklarla olan ilişkilerinde kendilerini “yetersiz”, “ezik” veya “dışlanmış” hissettiklerini beyan etmişlerdir. Bu, akran dışlanmasının eşcinsel gelişimdeki etkisini gösteren çok güçlü bir klinik veridir.

Sonuç: Çocuklarının “Kahramanı” Olmayan Babalar Çocuklarını “Kurban” Verebilir!

İmgelem Dergisi’nde 2023’te yayımlanan Farklı Cinsel Kimliklerdeki Bireylerin Çocukluk Dönemi Aile İlişkileri: Bizim Hikâyemiz Ailede Başlar başlıklı yürütülen fenomenolojik araştırma, eşcinsel eğilimi olan kişilerin çocukluk anlatılarında “ilgisiz ve aileden duygusal olarak uzak baba” temasının ne kadar merkezi olduğunu ispatlamıştır. Bu veriyi daha da ileri taşıyan, Türkiye’de 2024 yılında yapılan Gey Bireylerin Babalarıyla Kurdukları İlişkinin Değerlendirilmesi adlı nitel çalışmasında, katılımcıların babalarını ortak bir dille “otoriter, sert, ilgisiz ve donuk mizaçlı” olarak tanımlamaları tesadüf değildir. Mülakat verileri, zorbalığın sadece sokaktaki akran grubundan gelmediğini, bizzat aile içinde başladığını gösteriyor. Babaların, narin yapılı veya hassas çocuklarına yönelik “kız gibisin” şeklindeki küçümsemeleri veya yerel dilde aşağılayıcı lakaplar takmaları, çocuğun erkeklik dünyasından ilk ve en ağır darbeyi evde almasına neden oluyor. Gelişim Psikoloğu Mary Ainsworth’un tanımlamasıyla kendi “güvenli üssünde” kabul görmeyen, aksine hor görülen çocuk; sessiz, yalnız ve asosyal bir dünyaya hapsoluyor.

Tüm bu bilimsel veriler ışığında görülmektedir ki; babanın evdeki sessizliği, mesafesi ve onaysızlığı, çocuğun kendi doğasına uygun bir kimlik zemini inşa etmesini engelleyen en büyük engeldir. Aileyi ve geleceği korumak, babanın evde sadece fiziksel bir suret olmaktan çıkıp, çocuğun hayatında onay veren, rehberlik eden ve sevgi sunan bir “liman” olmasıyla mümkündür. Kimlik inşasındaki bu gelişimsel aksama, yalnızca ebeveyn rollerinin fıtri ve sağlıklı bir şekilde yeniden inşa edilmesiyle onarılabilir.

 

Editör: Gamze Annak

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.